Ana Sayfa
Eshab-ı  Kehf
Kehf Suresi
İslam'da Eshab-ı Kehf
Hıristiyanlıkta Eshab-ı Kehf
Mağara Arkadaşları
Eshab-ı  Kehf Fotoğrafları
Basında eshab-ı kehf
Arşiv
 

Dernek

Afşin Eshab-ı Kehf Derneği
Afşin Hakkında
 

Ziyaretçi defteri

Oku
Yaz
 

İletişim

 
Ziyaretçi Grafiği
» Aktif 2  
» Bugün Gelen 105

Kasım 2004 den beri

Toplam Ziyaretçi
944424

Bu sitemizi ziyaretiniz
 
Afşin'de Hava
 
 
 

 

Yediuyurlar

 Ashab-ı Kehf ya da Yedi Uyurlar’ın izinde
 




Ashab-ı Kehf ya da Yedi Uyurlar’ın izinde





ÖMER ERDEM
Ashab-ı Kehf’e mekân olan mağara, salt bir mekân olmanın ötesinde hikâyedeki ruhsal dönüşe de denk düşer. Mağara, insanın ilk tecrübesine kadar geri gider ve orada hem onun yalınlığına hem de kutsal olanla kurduğu irtibata karşılık gelir.

Ramazan geldi, iyi ki geldi, hoş geldi... Yazın sonbahara evrildiği şu günlerde, bazı yolculuklara çıkmanın, yeni keşiflere koyulmanın, yeni düşünüşler eşliğinde, yeni iklimler aramanın tam zamanıdır şimdi. Yol böylesi zamanlarda, kitaplarda bulamayacağımız zenginlikte yepyeni sürprizler sunar bize. Meraklıları için işte bir yolculuk haritası. Bir ayağında Tarsus, bir ayağında Afşin, bir ayağında ise Efes. Dileyen her üç mekâna da uğrayabilir, ya da sadece birisine giderek hepsi üzerine yeniden düşünebilir. Ashab-ı Kehf’in izinde, Yedi Uyurlar’ın izinde...

Mevsimin sonbaharı çağırdığı bir günde güzelim Tarsus bağlarının arasından geçtim. Ballı üzüm salkımlarını saklayan dolgun yeşili yaprakların, sarının oyunlarına hazırlandığı bir güz sabahında yol aldım. Önce Adana’ya, sonra Tarsus’a vardım. Sonra da Ashab-ı Kehf mağarasına. Dedim ya, sonbahar bugünlerde doygun, açık ve albenili yeşillerini, sarının düğününe hazırlıyor. Sabah ve akşam güneşi, bir zaman gümüşü avcısıymışçasına durmadan çalışmakta. Ancak yanına çok yaklaştıkça duyabileceğiniz bir arı vızıltısı gibi. Altın ayaklarıyla. Peygamber sabrıyla.

Ashab-ı Kehf’e mekân olan mağara, salt bir mekân olmanın ötesinde hikâyedeki ruhsal dönüşe de denk düşer. Mağara, insanın ilk tecrübesine kadar geri gider ve orada hem onun yalınlığına hem de kutsal olanla kurduğu irtibata karşılık gelir. Dünyadan kaçışın değil, arınmanın sembolü olur. Hz. İsa, Beytlehem’de bir mağarada dünyaya gelir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e vahiy, Hira mağarasında iner. Böylelikle mağara, en kutsal kişilerin dünyada mekân olarak saflığın en yüksek noktasına vardıkları yer konumuna yükselir. Ashab-ı Kehf’in sığındığı mağara da bu cinsten sembolik bir hüviyete sahiptir. Hikâyenin tarihsel olarak denk düştüğü zaman dilimi, şahıslar, onların sayıları, isimleri, mağaraya sığınış sebepleri, ne kadar süre orada uyudukları vs. ayrıntılar, kültür, din ve tarih açısından yorumlanıp değerlendirilmiştir. Mağara’nın sanat açısından bünyesinde taşıdığı çağrışım gücü bir yana, din açısından sanırım asıl önemi, orada, her insanda, insanlığının bir payının saklı durmasıdır. Hatta insanın manevi temizliğiyle birlikte yalnızlığı ve kutsalın sarmalayıcı eğrisinin.

***

Ashab-ı Kehf

Ashab-ı Kehf hakkında, Kur’an-ı Kerim’de başlı başına bir sure mevcut olmakla birlikte, hikâyenin Hint destan ve efsaneleri yanında değişik kültürlerde mitolojik uçları da bulunmaktadır. Hıristiyan kaynakları Efes şehrini referans göstererek benzer olaylara vurgu yapmaktadır. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı tercümesinde, hikâyenin Yahudilik dini açısından da önemli bir boyutunun olduğunu öğrenmekteyiz. Ve kısaca Allah’ın rızasını kazanmak isteyen bir grup genç, zulme boyun eğmemek için, Allah’ın da yardımıyla bir mağaraya sığınmışlar, orada köpekleri de yanlarında olmak üzere bir süreliğine uykuya daldırılmışlar ve sonradan yine Allah’ın inayetiyle ölümden sonra dirilmeye örnek olmak üzere diriltilmişlerdir. Kaynaklar, gençlerin sayıları, isimleri, mağaranın bulunduğu yer, hadisenin geçtiği tarih, sebepleri ve sonuçları üzerine birbirinden farklı bilgiler vermekle beraber, Kur’an-ı Kerim bütün bu ayrıntıları olayın ruhunu gölgeleyecek gereksiz bilgiler olarak görür ve şu kesin hükmü verir: “İşte bu yolla (insanların) dikkatini onların kıssası üzerine çektik ki onların başına gelenler konusunda aralarında tartıştıkları zaman bilsinler ki, Allah’ın (ölümden sonraki kalkış konusundaki) vaadi bütünüyle gerçektir ve Son Saat’in gelip çatacağına hiç şüphe yoktur. (Kehf Suresi, ayet 21)

Ayetin mesajından açıkça anlaşılacağı gibi, esas espri, inançlarını korumak adına dünyanın kötülüklerinden uzak durma ve ölümden sonra dirilme üzerine dayanmaktadır. Kur’an-ı Kerim, tartışmaları sıraladıktan sonra olayın değil, sebebin önemli olduğunu belirtmekte ve insanları hakikatini yalnız Allah’ın bildiği gereksiz tartışmalar yapmaktan uzak durmaya çağırmaktadır.

***

Tarsus, Afşin ve Efes

Afşin ilçesi, Ashab-ı Kehf için en çok gayret eden ilçe. Söz konusu mağara ve çevresi medreseyle birlikte yeniden düzenlenmiş ve insanların ilgisinin buraya yönelmesi için yeni çalışmalar yapılmış. Efes, daha çok Hıristiyanlık dininin ilgisi içinde kalırken, Tarsus ise, öteden beri daha çok bilinen mekân olmanın avantajlarını yaşıyor.

Afşinliler, bilim adamlarından oluşan bir heyete rapor yazdırmış, Ashab-ı Kehf’e mekân olan mağaranın kendi ilçelerinde bulunduğunu kanıtlamak için... Ama kaynaklar bir defa konuşmaya başlayınca, Ürdün, İspanya, Orta Asya, Hindistan gibi mekânlar devreye giriyor, pek çok ayrıntı muhayyilemi çekiçlemeye çalışıyordu. Oysa ben, üzüm bağlarının arasında, dalından yeni koparılmış taze incirleri yanık yüzleriyle satmaya çalışan Toros çocuklarına bakarak ve zeytin dallarının arasından savrularak yol alıyordum. Nasıl oluyordu da, imgeler, simgeler, mekân ve zaman etrafımı manevi bir rüzgârla sarıyor, bana doyamadığım lezzetler tattırıyordu. Bir hayranlığın mı peşindeydim, şaşkınlığın, hayretin ve teslimiyetin mi? Mağara, sanki orada değil içimde açılıyor, şahıs ve zaman içimde şekilleniyor, içimden her biri farklı bir yaşıma ait gençler çıkıyor, yüzüm Kıtmir namıyla şekilleniyor, saçım sakalım uzamış, günlerce ışık görmemiş bir şaşkın gibi kırpışan gözlerimle Tarsus şehrinin çarşısında, elimde gümüş bir parayla zamanı tartmaya çalışıyorum. Konuştuğum pas tutmuş ne bir Roma dili, ne şu ne bu. Belki çok manevi; ama bükük bir dil. Bazen de, sert bir toprak üzerinde döne yata, ışığın ve mekânın soyut olduğu kadar acıtıcı etkisi altında kendi Ashab-ı Kehf’imi yakalamaya çalışıyordum.

Öncelikle ve hatta ivedilikle ilk izlenimler, ilk etkilenimler berrak bir niteliğe sahiptir ve insan çoğunlukla onun izinden gider. Ve insan, hangi iyi niyetle yaklaşıyorsa bir mekâna, belki bulduklarından çok getirdiklerinin etkisiyle görür. Sonrası akıl oyunları, zaman sıkıntısı, hafıza yokuşundan misket yuvarlama ve sanat yontusu. Kudüs’te Muallaka taşını ilk gördüğüm vakit, yine o mağara imgesi kutsalın kılıcı altında biçilip parçalanmıştı. Ama, Ashab-ı Kehf’teki mağaraya bitişik duran gençlik vurgusu dikkatimi kamçılıyor ve merakımı uyutmuyordu. Gençler mağarada bir gün kadar uyuduklarını düşünmüşlerdi. Türküdeki gibi. Geldi geçti benim ömrüm bir gün gibi.


***

Mağaradan çıkış

Mağaradan çıkış hadisesindede iki konu ilginç. Bir, vaadin gerçekleşmesi, yani ölümden sonra diriliş ve ruhsal kurtuluş; iki şehre dönüş. İsa, Beytlehem’de doğmuş; ama Kudüs’e, yani şehre yürümüştü. Hz. Peygamber de Hira’dan Mekke’ye. Eğer Ashab-ı Kehf hadisesi Tarsus’ta vuku bulmuşsa da gençlerden biri Tarsus’a inmişti, Efes’te gerçekleşmişse de Efes’e dönmüştü. Dönüşün simgesi çarşı ve pazardı. Çarşı ve pazar, para demekti. Bu iki kavram, zihnimde birbirine ayna tutuyor, çatışıyor, kimya laboratuvarlarındaki şişeler gibi yan yana geliyor, bazen patlıyor bazen de şaşırtıcı renklere bürünüyordu. Gençler, o idealist insanlar, değerlerini yitirmemek için böylesi bir tecrübeyi göze alıyorlardı. Bu, sadece dünün eskimiş hikâyelerinden birisi mi olarak kalacaktı, yoksa bazı arketipleri bugün de içimizde yaşayan değerlere mi dönecekti? Tartışılan meselenin ileri derecedeki ilahiyat boyutu bir yana, benim bakışım inançla ateşlenmiş şairane bir hüviyet taşıyordu. İlahiyat, para motifi üzerinden geçici ve kalıcı olanı anlatmaya çalışırken ben ölüm ve dirilik arasındaki paradoksun peşine takılıyordum. Sanatta da ölü ve diri nasıl oluyordu? Hangi duyarlığın yarattığı sanat ebedi diriliği yakalayabilirdi? Peki ayetteki şu şimşek çarpmasını nasıl izah edecektim: “Gerçek şu ki, yeryüzünde güzel olan ne varsa Biz hepsini, hangisinin daha iyi davrandığını ortaya koymak üzere, insanları sınamak için bir araç kıldık ve hiç şüphe yok ki (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi kupkuru toprak haline getireceğiz.” (Kehf suresi, 7-8) Demek ki mağaradan çıkışın hükmü buydu. Bu bilince varmaktı. Esas ilke ve son menzil böyle ifade ediliyordu.

 

 Bu Haberi 10050 Kişi Okudu.

 
   

Sitemiz En İyi 1024*768 Ekranda Görüntülenmektedir.

 

Yediuyurlar.com 2014