|
Kuruluş tarihinin
Hitit'lere kadar (M.Ö.4000)
uzandığı sanılan Afşin
Çevresinin M.Ö 750
yıllarından itibaren
Asur egemenliğine
girdiği bilinmektedir,
M.Ö. 546 tarihinde
Perslerin (İranlılar)
daha sonra M.Ö. 333
tarihinde ise
Makedonyalıların
egemenliğine giren yöre
Roma çağında canlı bir
ticaret merkezi
olmuştur. Afşin, Roma
imparatorluğunun
yıkılmasından sonra
Bizans toprakları haline
gelmiş, bölgeye zaman
zaman Araplar hakim
olmuşlardır. 1071
tarihinde Malazgirt
zaferi ile Anadolu da
yerleşmeye başlayan Oğuz
Türklerinin bölgeye
yönelen kolu, Afşinbey
komutasında, Bizans
egemenliğine son
vererek, bölgede
Selçuklu egemenliğini
tesis etmişlerdir.
Dulkadir Beyliğinden
sonra 1572 tarihinden
itibaren Osmanlı
egemenliğine giren
Afşin, Elbistan ilçesine
bağlı bir Bucak Merkezi
iken, 02.08.1944 gün ve
4642 sayılı kanunla 1944
yılında ilçe merkezi
olmuştur.
İlçenin tarihi
gelişmesini üç ana
bölümde inceleyebiliriz.
Türklerden Önceki Dönemi
Afşin'in kuruluşunun
Hititlere kadar uzandığı
çeşitli kaynaklarca
ifade edilmektedir.
Kahramanmaraş yolu
üzerindeki Döngele
Köyünde yapılan
kazılarda M.Ö.1900
tarihlerinden itibaren
bölgede Hitit
uygarlığının varlığı
ortaya çıkartılmıştır.
Kahramanmaraş
yakınlarındaki Himdi
köyündeki kazılardan da
M.Ö.750 yıllarından
itibaren, bölgede Asur
egemenliğinin varlığı
öğrenilmektedir. M.Ö.
546 tarihinde Pers kralı
Kurus 'un Lidya kralı
Krazüs' ü mağlup etmesi
ile bütün Anadolu Pers
egemenliğine girmiştir.
M.Ö.333 yılında
Makedonya kralı Büyük
İskender'in,
Afşin-Elbistan üzerinden
İran'a yürüdüğü, daha
sonra Romalıların
egemenliğine giren
Afşin'in Roma çağında
Arabissos adı ile canlı
bir ticaret merkezi
olduğu çeşitli
kaynaklarca
belirtilmektedir. Roma
İmparatorluğunun
yıkılmasından sonra,
Bizans toprakları haline
gelen bölgeye, zaman
zaman Araplar hakim
olmuşlardır. " (Baran
1985) " 779-780
yıllarında Abbasi
Halifesi EI-Mehdi 'nin
Efsus, yani Afşin
yöresine gelerek, şehre
yakın bir yerde karargah
kurduğu görülür. Şehrin
o zaman Yakubi mezhebine
bağlı Piskoposluklardan
birinin merkezi olduğunu
öğreniyoruz. Müslümanlar
fırsat buldukça, Afşin
Elbistan ovasına akınlar
yaptılar. Buradan
kayseri gibi daha
kuzeydeki bölgelere
yapılan seferlerde,
burayı geçit olarak
kullanıp kuzey
seferlerine buradan
geçtiler. ( Sümer 1989)
Kentin en canlı
dönemlerinin Roma-Bizans
çağları olduğu
Kahramanmaraş müzesinde
ve ilçenin Parkında
sergilenen heykel ve
sütunlardan
anlaşılmaktadır. Ayrıca
sağlık meslek lisesi
(önceki sağlık ocağı)
bahçesinde Bizanslılar
'dan kaldığı sanılan 2 m
yüksekliğindeki silindir
şeklinde, düzgün
geometrik yapıya sahip
bir yazılı taş da
mevcuttur. Hükümet
konağı ile Afşin Bey
ilkokulunun bahçesinde
çok sayıda farklı
boylarda benzer sütunlar
mevcuttur.
Kentin ilk yerleşme
merkezi olan kalede
yapılan araştırmalarda
yine Bizans çağına ait
olduğu sanılan 5-6m
uzunluğunda 1.5m
yüksekliğinde bir sur
kalıntısına
rastlanmıştır. Çevresi
konutlarla kuşatılmış
olan bu sur kalıntısı
üzerinde herhangi bir
araştırma yapılmamıştır.
Afşin yakınlarında en
eski tarihi kalıntı,
kente 7 km mesafedeki
Eshabü'I-Kehf
küllüyesidir.
Eshabü'l-Kehf ’te
kiliseden dönüştürülen
bir cami ribat ve
kervansaray yer
almaktadır. Buradaki ilk
yapıt kente hüküm süren
Bizans kumandanı
Dakyanus 'tan kaçan ilk
Hıristiyanlarca kurulan
bir kilisedir.
“İlçe merkezine 35 km
uzaklıkta olan Kaşanlı
köyündeki kız-oğlan
kayası olarak bilinen
kaya kabartmasının,
Bizans sanatının bir
örneği olduğu İsa,
Meryem ve aziz Yuhannes
figürlerinden
anlaşılmaktadır. Başı
Haleli Bebek İsa,
solunda aziz Yuhannes
ile birliktedir. Meryem
ise sandalyede oturur
biçimdedir.
Hurman kalesi; Marabuz
köyünde, Hurman çayının
kuzeyindeki sarp kaya
üstündeki yapıt, tarihi
belli olmamakla beraber
Bizans döneminden olduğu
sanılan 10-15m
yüksekliğindeki surlar 8
burçla
güçlendirilmiştir.
Afşin-Tanır nahiyesine
bağlı yassı höyük
çevresindeki buluntular
burada bilimsel kazı
yapılması gerekliliğini
göstermektedir. Köy
çevresinde Roma dönemi
su yolları, duvarlar,
bentler bulunmaktadır."
(Yurt
ansikfopedisi1982-1983).
"Afşin'e 14 km mesafede
bulunan Arıtaş (Hunu)
kasabasında da
Bizanslılardan kalma
büyük bir höyük
bulunmaktadır.
Kasabanın merkezinde
bulunan höyükte (kale)
bugüne kadar herhangi
bir araştırma
yapılmamıştır. Edinilen
bilgilere göre Bizans
İmparatoru Romen Diagen
'in esaretinden sonra
meydana gelen
karışıklıklardan
istifade ederek Güney
Anadolu' nun bir kısmını
ve bu arada Elbistan
bölgesini de ele
geçirmiş olan Fileretos
1073 tarihinde Hunu 'da
ermeni rahiplerini
toplatarak bir Katalikos
seçtirmiştir ve burasını
katalikos’ luğa merkez
yaptırmıştır." (Yinanç,
M.H: İslam ansiklopedisi
dördüncü cilt).
Bütün bu bilgilerden
anlaşılacağı gibi Afşin
in yakın çevresinde ve
kent merkezinde bulunan
tarihi kalıntılar,
Türklerden öncede
buranın çok önemli
yerleşme merkezi
olduğunu göstermektedir.
Bu bilgilerden sonra
şehrin kuruluş yerinin
kale ve çevresi olduğu
kesinlik kazanmaktadır.
Halen çevresi eski
evlerle kuşatılmış bir
tepe üzerinde yer alan
kale kuruluşundan bu
güne kadar yerleşim yeri
olarak kalmıştır.
Şehrin kuruluş yeri
olarak buranın
seçilmesinin nedenleri
arasında doğal koruma
sebebiyle savunmanın
kolay olması, yakınında
dini kurumların varlığı
önemli rol oynamaktadır.
Örneğin Eshabü'f- Kehf
gibi kutsal bir yerin
kentin yakınında
bulunması ve buraya
giden tek yolun Afşin
üzerinden geçmesi,
kutsal yerleri ziyarete
gelenlerin bir kısmının
Afşin de konaklaması,
doğudan batıya giden yol
üzerinde bulunması,
Afşin' nin ilk çağda
önemli bir yerleşme
merkezi olmasını
sağlamıştır. Ayrıca ilk
çağlarda ipek yolunun da
buradan geçtiği birçok
kaynaklarca
belirtilmektedir. (
Afşin’in kuruluş ve
gelişmesi A. Firikçi S.
26-29)
Afşin -Elbistan ovasında
eski zamanlardan beri
her bakımdan önemli dört
yerleşim merkezi vardı:
Afşin (Arabissos, Efsûs,
Yarpuz), Elbistan
(Plasta), Hurman
(Aromane, Rumman), ve
Arıtaş (Hunu, Honion)
Dini bakımdan önemli
olan şehir Afşin idi.
Antakya Piskoposlarından
Eudoxios ile İmparator
Maurice 'nin (582-602)
Afşin de doğmaları ve
Aziz Krisostomos 'un
burada yaşaması şehrin
ehemmiyetini açıkça
ortaya koyar.
Marice tarafından idare
edildiği zamanda Afşin,
en parlak devrini
yaşamıştır. 584-585
yılında vukû bulan
korkunç yer sarsıntısı
şehre telafisi imkansız
zararlar vermiştir.
Halife Hz. Ömer devrinde
Arapların hücumuna
uğrayan Afşin'in bir
ören haline geldiği
bildiriliyor. Fakat bu
felaketlere rağmen Afşin
varlığını sürdürdüğü
gibi, uzun asırlar
yörenin merkezi olmak
vasfını da korumuştur.
Bununla beraber Şehrin
asıl talihsizliği
Müslümanlarca Orta
Anadolu'ya yapılan
seferlerin yolu üzerinde
bulunması idi. 0
zamanlar Afşin yöresine
gitmek için en sık
kullanılan yol Hades
(şimdiki Pazarcık'a
bağlı Göynük köyü )`ten
pek sarp dağların
içinden gidilip Afşin ’e
yakın yerdeki
Akçaderbent (şimdiki
Derbent köyünün
bulunduğu yer) geçilerek
ovaya ulaşılan yol idi.
Yol bu vasfını Osmanlı
Devrine kadar devam
ettirmiş ve bu devirden
itibaren Ordular ve
hatta büyük kervanlarca
kullanılmaz olmuştur.
779 veya 780 yılında
Abbasî Halifesi El-Mehdî
'nin Efsûs yani Afşin
yöresine gelerek şehre
yakın bir yerde karargah
kurduğu görülüyor. Bu
münasebetle şehrin, o
zaman Yakubî Mezhebine
bağlı Piskoposluklardan
birinin merkezi olduğunu
öğreniyoruz. Bu husus
Afşin bölgesindeki
halktan mühim bir
kısmının o zamanlar
Süryani asıllı olduğunu
gösteriyor. Halife,
EI-Mehdî Afşin-Elbistan
ovasını pek sevmiş ve
hatta kendi adını
taşıyan bir şehir
kurmayı arzu etmişti.
Müslümanlar fırsat
buldukça Afşin-Elbistan
ovasına akınlar yaptılar
ve Kayseri gibi daha
kuzeye yapılan
seferlerde de buradan
geçtiler.
EI-Mehdî 'nin oğlu Harun
Er-Reşîd zamanında ünlü
kumandanlardan
Abdurrahman B.
Abdülmelik 'in Efsûs 'a
bir akın düzenlediği
kaynaklarda anlatılır.
Adı geçen Halifenin oğul
ve torunları zamanında
da birçok İslâm ordusu
Efsûs yöresine akınlarda
bulunmuşlardır. Mamafih
bu seferlerden bir kısmı
da Malatya yolundan
(Malatya-Arka-Vâdiyü'I-Hicâre-Vâdiyü'I-
Bakar konaklarından
geçilerek) yapılıyordu.
X.Yüzyılın birinci
yarısında Abbasî
İmparatorluğu iyice
parçalanmış, Irak'ta
bile kuvvetini
hissettiremeyecek bir
duruma düşmüştü. Bizans
bundan faydalanarak
karşı taarruza geçti ve
birçok yöreleri ülkesine
katmaya muvaffak oldu.
Bizans' a karşı, kuzey
Suriye ve Cezîre 'nin
(Kuzey Irak ve bazı
Güney Anadolu yöreleri)
hakimleri olan Hamdanî
hükümdarları karşı
koymaya çalıştı. Bu
cümle adı geçen
hanedanın en büyük
hükümdarı olan Seyfü'
d-devle, Bizanslıların
944-945'te K. Maraş 'tan
sonra Antakya önlerine
kadar yaptıkları bir
akının öcünü almak için
946 yılında yukarı
Ceyhan havzasına girerek
Es-Safsaf ve Arabissos
(Efsus)'u yağmaladı.
Buradaki Es-Safsaf SÖĞÜT
demek olup bu adda bir
kasaba veya bir köy
muhtemel olarak Söğütlü
çayının kıyısında
bulunmakta idi. Seyfü
'de-Devle 'nin en ünlü
ve muktedir
kumandanlarından birinin
“Türk Yemek” olduğunu
biliyoruz. Bu Türk
kumandanının Kimek
elinin yemek boyundan
olduğu için böyle
anılmış olması
muhtemeldir.
(ölümü:951-2).
Bizanslılar 948-949'da
Hades 'i (Göynük) alıp
surları yıktılar. Maraş
da onların eline geçmiş,
Seyfü 'de-Devle şehri
geri almaya muvaffak
olamamıştı. Bu cesur ve
gayretli Hükümdarın
950'de Afşin yöresine
yaptığı seferde felâket
ile sonuçlanmış ve bu
yüzden bu sefere
"gazvetü 'I musîbe"
(felâketli akın)
denilmiştir. Gerçekten,
sefer dönüşünde Afşin
Göynük arasındaki
bölgede Bizanslıların
pususuna düşen Hamdâni
hükümdarı 5000 şehit,
3000 tutsak vererek
ordusunun hepsini
kaybetti ve tek başına
denilebilecek bir
durumda Halep'e döndü.
Fakat Seyfü 'de-Devle bu
büyük felâket karşısında
asla yılgınlığa düşmedi;
951'de topladığı yeni
askerlerle Arabissos 'a
yani Afşin'e geldi;
karşısında 40.000
kişilik bir Bizans
ordusunun mevki alması
ve kışın da yaklaşması
üzerine Diyarbakır'a
hareket etti; oradan
Halep'e ulaştı. Bu
gayretle emir, 953'de
Maraş civarında ertesi
yıl da Hades (Göynük)
yakınındaki Uhaydip
dağında parlak zaferler
kazandı. Zafer
sonucunda, bir çok
Bizans kumandanı tutsak
alınmış ve zengin bir
ganimet ele
geçirilmiştir. Fakat
Seyfü'de Devle, kuvveti
kafi gelmediği için,
fazla dayanamadı 967
yılında Seyfü’de
Devle'nin vefatı
Bizanslıların işlerini
kolaylaştırdı.
Başarılarını sürdürüp
sınırlarını doğuda
Ani'ya, güneyde Lazkiye'
ye kadar
götürmüşlerdir..
1071 Malazgirt zaferiyle
Anadolu'da yerleşmeye
başlayan Oğuz
Türklerinin bölgeye
yönelen kolu, Afşin Bey
komutasında Bizans
egemenliğine son vererek
bölgede Selçuklu
egemenliğini
kurmuşlardır. Kentin
şimdiki adı olan Afşin
in bölgeyi fetheden
kumandanın isminden
geldiği çeşitli
kaynaklarca ifade
edilmektedir.
Afşin de en önemli
tarihi kalıntı şüphesiz
Eshabü 'I-Kehf
külliyesidir ."Bizans
devrinde olduğu gibi
Selçuklular' ın
fethinden sonra da bir
ziyaretgah haline gelen
Efsus, Eshabü'IKehf
mağarası bitişiğinde
bulunan kilise
harebeleri üzerine
13.yüzyıl başlarında
Maraş valisi Nusret
Üddin Hasan tarafından
ribat, İzzettin Keykaus
devrinde 1215 yılında,
cami ise Alahaddin
Keykubat zamanında 1233
tarihinde inşa
edilmiştir." (Yinanç
1988).
Moğollar'ın istilasıyla
parçalanan Selçuklular
Anadolu'da varlıklarını
küçük beylikler halinde
sürdürmüşlerdir. Bu
beyliklerin en
önemlilerinden biriside
Dulkadir Beyliği'dir.
"1395 yılında İlhanlı
hakimiyetinin çöküşü
üzerine, Elbistan ve
K.Maraş’a Dulkadirliler
hakim olmuşlardır.
Halep'ten başlayarak
Amanoslar'ın doğusundan
Elbistan'a kadar uzanan
bölgeye yerleşen
Türkmenler, Oğuzlar'ın
Bozok koluna mensup
idiler. Dulkadirli
halkını teşkil eden
cemaatler çoğunlukla
Bayat, Avşar, Beydilli
boylarından idiler.
Ancak Dulkadir
Beylerinin hangisine
mensup oldukları kesin
olarak bilinmemektedir.
Daha çok Bayatlar 'dan
olması muhtemeldir.
"(Yinanç 1989) Afşin’de
Dulkadir oğlu Beyliği
egemenliğinin sürdüğü
200 yıla yakın bir
dönemde, Bizanslılar
'dan kalma kale
kalıntısından başka,
kentin ticari merkezinde
kalmış olan Dedebaba
türbesi de
bulunmaktadır. Türbenin
konumu bu Beylik
döneminde yerleşimin
kalenin kuzey
batısındaki düzlüğe
kadar uzandığını
göstermektedir.
Dulkadir Beyliğinin 1522
tarihinde Osmanlı
topraklarına
katılmasıyla bu bölge
Osmanlı hakimiyetine
girmiştir.
Afşin'in Selçuklular ve
Dulkadir Beyliği
dönemlerinde kuzeye
doğru gelişme gösterdiği
bu dönemde yapılan
eserlerde
anlaşılmaktadır.
Bizanslılardan kalan
kale ve
Selçuklular 'dan kalan
Dedebaba türbesinden
sonra Osmanlılar
döneminde yapılan ulu
camii 'de Afşin'in kuzey
yönünde gelişmiş
olduğunu
kanıtlamaktadır. Bu
dönemde yapılan en
önemli tarihi eser Pir
Ali (Ulu) Camii'dir.
Bu caminin yapılışı ile
ilgili bilgiler caminin
kitabesinde
belirtilmektedir. (Bu
camii mübareki inşa ve
tamir eden Danişment
aşiretinden Pir Ali oğlu
Muhammet, Sultan
Süleyman oğlu Selim
zamanında Allah'ın
rızasını ve mağfiretini
dileyerek cami de Kuran
okuyan, itikaf a
girenleri Rabbim
mağfired et. Bu camiye
Halis niyet ile girilir
ve çıkılır. Sene
Zilhicce ayı 978 Kurban
Bayramı (1570) sen-i
hicri ve kameri.
Bizanslılar ve
Selçuklular zamanında
Arabissos ismiyle anılan
Afşin, Arapların
hakimiyetine geçtikten
sonra, İslamiyet
döneminde "Efsus" (Yinanç,
Elibüyük 1988) almış
daha sonraki yüzyıllarda
ise "Yarpuz" (Yarpız) (Yinanç,
Elibüyük 1988) adıyla
anılmıştır. Bu ad, 1944
yılında Belediye Meclisi
kararıyla Türk komutanı
Afşin Bey adına izafeten
resmen Afşin olarak
değiştirmiştir.
Sultan Tuğrul ve diğer
büyük Selçuklu Devleti
sultanları Alp Arslan ve
Melih Şah devirlerinde,
Anadolu'nun fethine
aralıksız olarak devam
edildi. Emir Afşin'i ilk
kez, Sultan Alp Arslan
zamanında tarih
sahnesinde görüyoruz.
Şöyle ki; Sultan
Tuğrul'dan sonra Büyük
Selçuklu Devleti sultanı
olan Alp Arslan, 1064
yılında, Gürcistan ve
Doğu Anadolu'ya
başarılı bir sefer
düzenledi ve fethettiği
bölgelere Selçuklu
Valileri (Van Gölü
havzasına: Sakaroğlu Ebü
Dülef'i; Anı yörelerine:
Ebussevaroğlu Minuçehr'i;
Gürcistan'a emir
Fadlun'u) atadı. Ülkenin
doğu sınırlarında da
fetihler yapmak isteyen
Sultan, bir süre sonra
Anadolu'dan ayrıldı.
Bununla birlikte o,
bütün Selçuklu emir ve
kumandanlarına
"Anadolu'da fetihler
kesintisiz olarak
sürdürmeleri " buyruğunu
verdi; özellikle 1066
yılında değerli ve
deneyli Selçuklu devlet
adamı Hacip Gümüştekin'i,
Afşin ile birlikte
Anadolu fetihlerini
yönetmekle
görevlendirdi. Böylece
Sultan Alp Arslan ve
diğer Selçuklu emir ve
kumandanlarıyla Anadolu
seferlerine katılmış
olması mümkün olan Afşin
Bey'in kaynak(arı
yetersizliği sebebiyle,
ancak ilk kez, bu
tarihte, tarih sahnesine
çıktığını görmekteyiz.
Afşin ve diğer emirlerin
kumandasındaki Selçuklu
birlikleri, Murat ve
Dicle ırmakları
havzalarından
ilerleyerek güneye
Elcezire'ye inip Ergani
ve Nizip yörelerindeki
Bizans kalelerini
fethettiler, Nusaybin'i
de kuşattılar. Daha
sonra özellikle Afşin
Bey, Fırat ırmağını
geçerek Adıyaman
yörelerine geniş ölçüde
akınlar yaptı. Bunun
üzerine Bizans üç
kumandanı Aruandanos,
Selçuklu kuvvetlerinin
önünü kesip bir baskın
girişiminde bulundu ise
de Hoşin kalesi
yörelerinde yapılan
savaşta ağır bir
yenilgiye uğratıldı,
Aruandanos da tutsak
alındı. Fakat o; 40 bin
altın kurtuluş akçesi
karşılığında serbest
bırakıldı. Bu başarılı
seferden sonra
Gümüştekin, Afşin ve
diğer Selçuklu
komutanları, büyük
ganimet ve çok sayıda
tutsaklarla Anadolu
fetihlerinde, Selçuklu
hareket üssü haline
getirilen Ahlat'a
döndüler. Fakat burada
Afşin Bey, kaynaklarda
adı belirtilmeyen bir
kardeşini öldüren hacip
Gümüştekin'i bir
münakaşa sırasında
öldürdü. Böylece değerli
bir Selçuklu devlet
adamını öldürmesi
sebebiyle, Sultan Alp
Arslan'ın gazabından
korku ve endişeye
kapılan Afşin, buyruğu
altında bulunan çok
sayıdaki Türkmen
atlarıyla Ahlat'tan
ayrılıp batı yönünde
Anadolu içlerine dalarak
akınlara başladı. Genel
karargâhını ortaçağlarda
Karadağ adıyla anılan
Amanos dağlarında kuran
Afşin Bey, gönderdiği
bir kısım kuvvetlerle
Gaziantep'in kuzey
batısındaki Dülük
şehrini ele geçirdi; bin
atlıdan oluşan başka bir
birliği de Antakya
yönüne sevk edip
akınlarda bulundu (Agustos
1067) Daha sonra Afşin,
kuzeye Malatya ya
yöneldi ve şehir
yörelerinde karşılaştığı
bir Bizans kuvvetini
yenilgiye uğratıp
darmadağın etti. Ölümden
ve tutsaklıktan
kurtulabilenler,
güçlükle Malatya
kalesine kaçtılar. Tohma
suyu vadisi boyunca
ileri harekatını
sürdüren Afşin Bey
Kayseri'yi geçici olarak
fethetti. Bunu izleyen
günlerde o, Karaman
yörelerine değin akınlar
yaptıktan sonra Roros ve
Amanos dağları yoluyla
Kuzey Suriye'ye gelerek
Anadolu'da ele geçirdiği
çok sayıdaki ganimet ve
tutsakları, önemli bir
ticaret merkezi olan
Haleb pazarlarında sattı
(1067 sonları) Ertesi
yıl (1068) Halep' den
ayrılan Afşin, yeniden
Antakya yörelerine gelip
akınlarına devam etti.
Onun giriştiği bu
hareket sonunda
Halep-Antakya
sırasındaki bütün
yöreler akınlara
uğratılmış ve
dolayısıyla sayısız
ganimet ve tutsak ele
geçirmişlerdir. Afşin
Bey, bu arada Antakya'yı
şiddetle kuşatmaya devam
etmekteydi; şehir
neredeyse düşmek
üzereydi. Fakat bu
sıralarda, Anadolu'da
giriştiği askeri
hareketler ve
dolayısıyla Bizans'a
ağır darbeler indirmesi
sebebiyle sultan Alp
Arslan, ona güzel bir
mektup göndererek
"Kendisini affettiğini"
bildirdi. Bunun üzerine
Afşin, Antakya'nın
Bizans valisiyle "100
bin altın, savaş
aletleri, değerli giysi
ve kumaşlar"
karşılığında bir anlaşma
yaparak kuşatmayı
kaldırdı ve sultanın
katına çıkmak üzere,
Antakya’dan ayrıldı
(Nisan 1068).
İşte bu sıralarda Emir
Afşin, Ahmetşah'la
birlikte Orta-Anadolu
yönünde akınlara
başlayarak Sakarya
ırmağı vadisine kadar
ileri harekatını
sürdürdü. İstanbul
Çukurova yolu üzerinde,
önemli bir konuma sahip
olan Emirdağ
yörelerindeki ünlü
Amürüyye (Amorion)
kentini ele geçirerek
yerle bir etti. Bunu
haber alan ve son derece
üzülen İmparator,
Afşin'in yolunu kesmek
amacıyla, derhal
harekete geçtiyse de
Afşin'in bir yıldırım
hızıyla sürdürdüğü
hareket sebebiyle, bunu
başaramadı ve kış
mevsiminin gelmesi
sonucunda da İstanbul'a
dönmek zorunda kaldı.
Romanos Diogenes 'in
İstanbul'a dönmesinden
sonraki günlerde (1069
yılı) Afşin Bey, Sandak
Ahmetşah, Türkman,
Demeçoğlu Mehmet,
Duduoğlu, Serhenkoğlu ve
Arslantaş ile birlikte
güneydoğu bölgelerinden
Anadolu'ya yeniden
akınlara başladı. Bu
akınları önlemek üzere,
imparatorun gönderdiği
kuvvetler, özellikle
Afşin Bey tarafından
bozguna uğratıldılar.
Bunun üzerine imparator,
bu kez, Manuel Komnenos
ve Philaretos Brachamios
kumandalarında, Sivas ve
Malatya'ya iki ordu
gönderdi, üçüncü bir
orduyla da bizzat
kendisi harekete geçerek
kayseri yörelerine geldi
ve Fırat ırmağına kadar
harekatta bulundu. Onun
asıl amacı, Selçuklu
harekat üssü Ahlat'ı
almak Selçukluların
eline geçen belli başlı
kaleleri yeniden ele
geçirmek ve dolayısıyla
Selçukluları güya
Anadolu dan çıkarmak
idi. Bu planını
uygulamak üzere harekete
geçen Romanos Diogenes,
Harput yörelerine
geldiği zaman Afşin ve
diğer Selçuklu
komutanları, Philaretos
un savunduğu Malatya’ ya
saldırarak buradaki
Bizans kuvvetlerini
yenilgiye uğratıp
perişan ettiler. Ancak
çok az sayıdaki bir
askeri birlikle
Malatya'dan kaçmayı
başaran Philaretos,
güçlükle imparatora
katılabildi. Buna rağmen
imparator, söz konusu
planı uygulamakta ısrar
ederek ilerliyordu.
Fakat bu sıralarda Afşin
Bey ve adları geçen
Selçuklu kumandanları,
akınlarını sürdürerek,
başta Konya ve Karaman
olmak üzere birçok il
ilçe ve kaleleri istila
ile ele geçirmekte
idiler. Özellikle Orta
Anadolu'nun önemli bir
şehri olan Konya'nın
Selçukluların eline
geçtiğini haber alan
imparator, harekatını
durdurarak Selçuklu
kuvvetlerinin yollarını
kesmek amacıyla,
Kayseri'ye geldi.
İmparatorun bu planını
tespit eden Afşin Bey ve
diğer Selçuklu
kumandanları, onun bütün
bu çaba ve önlemlerine
rağmen hiçbir kayıp
vermeden Toros dağları
geçitlerinden güneye
inerek kuzey Suriye'deki
Selçuklu harekat üssü
haline getirilen Halep`e
ulaşmayı başardılar.
Böylece Romanos Diogenes,
düzenlediği bu ikinci
Anadolu seferinde de
başarılı olamayarak
İstanbul'a döndü.
Bununla birlikte o,
bitip tükenmek bilmeyen
Selçuklu akınlarını
durdurmak için 1070
yılında, Anadolu'ya
üçüncü bir sefere çıkmak
istemişse de bazı saray
mensupları, kendisine
engel olmuşlardır. Bunun
üzerine o, Manuel
Komnenos'u Doğu Orduları
Başkomutanlığına
atayarak Anadolu'ya
gönderdi.
Bu sıralarda, Sultan Alp
Arslan'a isyan ederek
kaçmakta olan eniştesi
(kız kardeşi Gevher
Hatun'un kocası) Erbasan
(Erbasgan) çok kalabalık
bir Na-vekiyye (Yabgulu)
Türkmen kitlesinin
başında olarak
Kızılırmak kıyılarına
gelmiştir. O'nun
isyanına kızan Sultan
Alp Arslan, Afşin Bey'i
Erbasan’ı yakalayıp
kendisine getirmekle
görevlendirdi. Öte
yandan Erbasan, Sivas
yörelerinde, kendisinin
yolunu kesmeye çalışan
Manuel Komnenos'u
bozguna uğrattı, hatta
onu, beraberindeki
Nikephoros Melisenus ve
daha bazı Bizans
generalleri ile tutsak
aldı. Fakat Erbasan'ın
Afşin tarafından
izlenmekte olduğunu
öğrenen Manuel, onu
ısrarla Bizans'a
sığınmaya razı etti.
Bunun üzerine Erbasan,
Manuel ve diğer tutsak
generalleri serbest
bıraktı ve sultanın
gazabından son derece
korkusu sebebi ile
ailesi ve bazı yakınları
ile birlikte İstanbul'a
gitti. İmparator Romenos
Diogenes onu, sanki bir
müttefik devlet başkanı
gibi çok görkemli bir
törenle karşılayıp kabul
etti. Böylece tarihte
ilk kez, bir Selçuklu
Başbuğu Bizans'a
sığınmış oluyordu. Öte
yandan Erbasan'ı
izlemekte olan Afşin
bey, Sivas Kayseri
arasındaki Bizans
topraklarını ( işte
buradaki toprakları
alması sırasında Afşin
adını bölgeye
verildiğini görüyoruz)
bir yıldırım hızıyla
çiğneyip istila ettikten
sonra Afyon, Uşak
,Denizli üzerinden
Marmara denizi
kıyılarından Üsküdar'a
gelip burada çadırlarını
kurdu.
Afşin’de yerleşmenin
Dulkadir Beyliği
döneminden itibaren,
Kalenin Kuzeybatısındaki
düzlüğe uzandığını
belirtmiştik. 1944
yılına kadar Elbistan
ilçesine bağlı bir
nahiye olan Afşin’de
asıl gelişme Cumhuriyet
döneminde başlamıştır.
Bu dönemde kale
çevresindeki merkez
olmak üzere doğu, batı
ve kuzeye uzanan
anayollar boyunca
gelmiştir. Mevcut olan
Dedebaba Mahallesindeki,
Ulu cami, Dedebaba
türbesi ve bu alanın
kuzeyi ile Pınarbaşı
Mahallesinin batı
kesiminde gelişmeler
görülmüştür. Afşin bu
dönemin sonunda 2.8.1944
gün ve 4642 sayılı
kanunla ilçe merkezi
olmuştur. Afşin’in asıl
gelişmesi ve büyümesi
ilçe merkezi olduktan
sonra başlamıştır. |